6/11/2006 - Şanlı Bağramızın derin anlamı (ay-yıldız)
Türk Bayrağının rengini şehitlerin kanından, ilhamını da kan gölüne yansıyan ay ve yıldızdan aldığını biliyoruz.
Fakat bayrak hakkındaki bu bilgi, bayrağın taşıdığı kutsal anlamı, o anlamdaki sembolizmi, ondaki derinliği ve yüceliği anlatmaya yetmez.
Bilindiği gibi, genellikle Hıristiyan milletlerin bayraklarında Haç şeklinde semboller yer almaktadır. Müslüman milletlerde ise Hilal görünmektedir. Haç, Hazreti İsa ( a.s.)'nın çarmıha gerilerek haç şeklinde şehit edildiğine inandıkları için Hıristiyanlar onu sembol olarak alırlar.
Peki ya Hilal? Müslümanlarca sembol olarak kabul edildiğini biliyoruz. Ancak bunun sembolik değeri nereden gelmektedir? Dolunay (Bedir) ayın ondördüncü gecesindeki haliyle daha parlak olmasına rağmen niçin ayın en az ışık verdiği yay şeklindeki zayıf şekil sembol almıştır? İşte burada Hilal'in gücü burada çıkmaktadır. Çünkü Hilal, Haç gibi doğrudan şekil olarak alınsaydı Dolunay kullanmak daha uygun olurdu. Halbuki "Hilal" şekli dolayısıyla değil, ismi dolayısıyla sembol olmuştur. Bu anlamı da "ALLAH (c.c.)" isminden almıştır. Bilindiği gibi Arapça aslında Hilal kelimesinde;
1 "He",
1 "Lam",
1 "Elif",
1 "Lam" harfleri bulunmaktadır. Yani 1 "He", 1 "Elif" ve 2 tane "Lam" bulunmaktadır. Bu harflerin ebced hesabıyla rakam değeri de:
. "He . "Lam" . "Elif" . "Lam"
. Toplam Olarak =99
ALLAH (c.c.) kelimesinde yine bir "Elif", iki "Lam" ve bir "He" ile yazılmaktadır. Bu harflerin de değeri yine ebced hesabıyla toplandığında yine 99 rakamını verir. Her iki kelimede harfler değişmediği için rakam değerleri de değişmiyor. Yani Hilal yazarken ALLAH ( c.c.) isminin harflerini kullanıyoruz. 99'da Esma-ul Hüsna'yı temsil eder. Öyleyse bu iki kelimeyi bilhassa sembolik olarak birbirinin yerine kullanmak mümkündür. O halde Bayrak üzerine ALLAH ( c.c.) yazacak yerde, aynı ismin eş değerlisi olan Hilal'i koymak hem anlamlı, hem inançlarımıza daha uygundur. Çünkü inancımıza göre, "ALLAH ( c.c.)"ı sembol olarak bile ifade etmek mümkün değildir. Aksi halde putperestlerin düştüğü hatayı tekrarlamış oluruz. Bu sakıncadan dolayı "ALLAH ( c.c.)" ın zatı ve ismi tenzih edilerek, o ismin harf ve ebcedi bakımından eş değerlisi olan "Hilal" sembol yapılmıştır. Mademki sembolik anlam taşıyacaktır o halde Hilal yazmaktansa Hilalin şeklini yapmak arasında hiç fark yoktur. Aksine sembol olarak Hilal şekli daha uygun, daha anlamlıdır. Böylece Hilal'in, sembol olarak seçilmesinde şu mantık silsilesi görülmektedir: ALLAH (c.c.) à Hilal (isim) à Hilal (şekil) ALLAH(c.c.)'ın birliği (Tevhid) inancı ve bu inancın La ilahe İllallah (ALLAH (c.c.) tan başka Tanrı yoktur) formülüyle ifade edilen manası böylece Hilal şeklinin içinde sembol olarak ifadesini bulmuştur. Bilindiği gibi bazı İslam ülkeleri bayrağında, özellikle Suudi Arabistan doğrudan doğruya Kelime-i Tevhid'i yazarak sembole gidilmeden bayrağına koymuştur. Ancak birtakım manaların sembol ile ifadesi, sözle ifadesinden daha derin ve anlamlıdır. Hilal'in kucağındaki Yıldız, Hilalde olduğunun aksine doğrudan doğruya şeklinden alınmıştır. Ancak bu şekil yine Arapça "Muhammed" yazısının şeklidir.
Peygamberimiz Hz. Muhammed ( s.a.v.) Efendimizin ismi yazıldığı zaman birinci "mim" in başı, "ha" harfinin dirseği, ikinci "mim" in kıvrımı ve "dal" harfinin alt ve üst kanadı beş tane çıkıntı meydana getirir ve tam bir yıldız şeklini alır. Zaten İslam' ın şartları da beş tanedir. Hilal ALLAH ( c.c.) inancını, yıldız Peygamber'e bağlılığı dile getirir. ALLAH (c.c.) inancı, amentü ile bildirilen iman şartlarının temeli olduğu için iman esaslarının hepsi bu sembolle ifadesini bulmuş olur. O zaman Hilal iman şartlarını, yıldız da İslam' ın şartlarını remz (sembol) olarak dile getirir ki, bayraktaki bu iki sembolle, ay ile yıldızla İslam dini bütün yönleriyle ifade edilmiş olur.
Claude Farrere dilimize "Türklerin Manevi Gücü" adıyla çevrilen eserinde (s.36) Hilal şekli üzerinde durarak bu şeklin Türklerin hayatında nasıl bir önem taşıdığını anlatmaya çalışır: "En mükemmel gemiler, yarım ay şeklinde amiral gemisinin etrafına sıralanmıştı. Evet, yarım ay şeklinde... Ve hilal şekli gerçekten Müslüman, gerçekten Türk olan herkesi heyecandan titretmeye yeter!..." diyerek Türk toplumunun hayatında örf ve geleneklerin ne kadar köklü bir yeri olduğunu anlatır.
İstiklâl marşımızda,
"Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilal."
"Kahraman ırkıma bir gül ne bu şiddet bu celâl?"
Mısralarında bayrağın ve hilalin şahsına dile gelen hitap, aslında doğrudan doğruya ALLAH ( c.c.)'a niyazdır. ALLAH (c.c.)'dan, artık bu millete rahmet ve merhametiyle nazar etmesi istenmektedir. Zaten
"Ruhumun senden ilâhî şudur ancak emeli;"
mısrasında bu dilek daha açık bir dille ortaya konmaktadır.
Hilal sadece bayrağımızda değil, kandil geceleri yapılıp dağıtılan ayçöreğinde de görülür. Camide ve kışladaki ders nizamı da, Mehter Takımının nöbet vurma sırasında aldığı şekil de hep Hilal şeklidir.......
19 Mayıs 1919'da Samsun'da başlayan Ulusal Kurtuluş Savaş yolculuğu, 9 Eylül 1992'de İzmir'de sona erdi.1 Eylül 1922, Mustafa Kemal , tarihi emrini verdi: "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir ileri!.." Bağımsızlık ateşi ile yanan Türk birlikleri bir an önce İzmir'e girmek için yıldırım gibi ileri atıldılar. Yunan ordusu silahını, cephanesini ve malzemesini terk ederek kaçıyor, kaçarken de her yeri yakıp yıkıyordu. Binlerce ölü veren Yunanlıların toparlanmaları olanaksızdı.
TEK hedefleri İzmir'e ulaşarak gemilerle kaçmaktı. üvariler, dört nala İzmir'e geldiklerinde, Hükümet Konağı'nın önünde makineli tüfek ateşiyle karşılaşan Yüzbaşı Şerafettin'i, burada göğsüne isabet eden mermiler de durduramadı. Atından inen Şerafettin Bey, bir gencin uzattığı Türk Bayrağını alıp ğöğsündeki kanın bulaştığı bayrağı gözyaşları içinde göndere çekti.İzmir ulu önderlerini coşku ile karşıladı.Bu tarihi günde İzmir bayraklarla dontıldı.
Bugün İzmir'in Kurtuluş Günü; emperyalizmin Anadolu topraklarından sürüldüğü, denize döküldüğü gün. Mustafa Kemal 'in önderliğindeki ulusal özgürlük ve kurtuluş savaşının kazanıldığı o büyük utkunun adıdır
Teröristelerin sınır ötesinden uzun namlulu silahlarla açtığı ateş sonucu başına isabet eden tek kurşunla şehit olan oğlu Deniz Yüzgeç'le 11 12 gün sonraki doğum gününü kutlamanın hayalini kurarken acı haberle yakılan anne Ayfer Yüzgeç, oğlunun kendisi için hazırladığı sürpriz hediyeyi cenaze töreninde teslim alınca bir kez daha yıkıldı. Oğlunun askerdeyken çektirdiği fotoğraflarını kullanıp kendisine hediye etmek için İzel'in ‘Anlayamazsın’ şarkısına yaptığı klibin bulunduğu CD'yi izlerken gözyaşlarına boğulan anne Ayfer Yüzgeç, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın şehitlerle ilgili sözlerine büyük tepki gösterdi. Şehit erin yakınları, Balıkesir ziyaretinde konuşma yaparken bir vatandaşın “Şehit cenazeleri görmek istemiyoruz'' sözüne, “Askerlik yan gelip yatma yeri değil'' karşılığını veren Recep Tayyip Erdoğan'a tepkilerini, “Askerlik can verip yatma yeri de değil'' sözleriyle dile getirdi. Deniz Yüzgeç'in yakınları da annesi için hazırladığı ancak hediye edemeden şehit düştüğü CD'nin bir kopyasını tepki amacıyla Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a gönderdi. Anne Yüzgeç'in tepkisini, “Yüreğimiz acı içindeyken Başbakan'ın böyle bir yaklaşım sergilemesi zihtiyetini gösteriyor. Oğlumun fotofraflarına baksın da ne yaptığını görsün ve şimdi nerede olduğunu düşünsün. Askerlik can verme yeri değil'' sözleriyle dile getirdiği öğrenildi.
Gördes’in , sırtını bir dağ yamacına dayamış küçük ama şirin bir köyünde dünyaya gelmişti. Bir Türkmen Köyün de. Türk adet ve geleneklerinin buram buram teneffüs edildiği , İslam’ın bütün güzellik ve fazilet ölçüleriyle tütsülendiği bir Türkmen Köyü... Tütüncülük ve hayvancılıktı köylülerin geçim kaynağı. Belki çok şey kazanamıyorlardı ama zengindi gönülleri. Kanaat ve şükürdü zenginlikleri... Ne bakışlarına set çeken apartmanlar vardı , ne de hayatı çekilmez kılan araç gürültüsü. Onların, gönülleri bakardı hep gözlerinden ve uzanır giderdi bakışları uzak ufuklara. Bulutlarında kartalların kanat çırptığı, ormanlarında tavşanların, geyiklerin ve ceylanların oynaştığı dağların zirvesinde dinlenirdi yürekleri. Babası ezan ve kaamet okuyarak koymuştu adını, Osman diye. Bir cihan devletine çığır açan ve ad olan Şanlı Cedleri Osman Bey‘den ilhamla “bey” olsun istemişti. Türk ‘ün ve İslam’ın kararan ufkunu ağartacak , kışını bahara çevirecek yeni bir cihan devletinin inşası ve ihyası yolunda. Bilememişti , O Aziz Sahabe. haya , cömertlik ve merhamet zirvesi Hz. Osman’ın (r.a.) kaderiyle, oğlu Osman’ın kaderinin kucaklaşacağını. Ahlak ve faziletleriyle süslendiği gibi, “ Şehadet tacıyla” da taçlanacağını. Baba ,anne ve ailesinden aldığı terbiye, ilkokul öğretmeninin çizdiği ufukla birleşmiş ve hep başarılı öğrenci olarak sınıflarını geçmiş, okullarını bitirmişti. Üniversiteyi de başarıyla bitirmiş ve inşaat mühendisi olmuştu. Ancak O’nun göz ve gönlü ev apartman, yol, köprü proje ve inşasının çok ötesindeki inşa ve proje faaliyetleriydi. Tarihi, kültürü, coğrafya ve imanı ile milleti arasındaki köprüler, tüneller yıkılmış, yollar tarumar edilmişti. O köprüleri yeniden inşaa etmek, tünelleri ve menfezleri açmak, yolları yapmak gerekiyordu. Millete adanmış ülkücü kadrolar eliyle, oradan alınacak ve zamana taşınacak ders ve ilhamlar, asrın ihtiyaç, anlayış, ilim ve teknolojisiyle harç edilip yepyeni bir şahsiyet ve medeniyet projesiyle istikbal inşaa edebilirdi, edebilmeliydi. Bütün bir insanlık Asrı-saadet’le tanıyıp tattığı Emevi, Abbasi, Endülüs, Selçuklu ve “Son Şaheser Beste”, Osmanlı cihan devleti ile teneffüs ettiği saadet mevsimini yepyeni bir görüntü, estetik, zarafet ve asalet içinde bir daha tanıyıp yaşama fırsatı bulabilirdi, bulmalıydı. Ruhunda kıvılcımlaşan ateşi Alparslan TÜRKEŞ, Ahmet ER ve Dündar TAŞER’lerin tutuşturduğu OCAK’la birleştirmişti. Bütün bir Türk Milletini, İslam Alemini ve beşeriyeti ışıklandıracak, aydınlık bir çağa ulaştıracak misyonu kuşanmış Ocakla.... Üniversiteyi bitirdiğinde kurbanlar kesmişti babası şükürler ederek Rabb’inin vermiş olduğu nimete. Hayalleri hayat buluyordu birer birer. Ruhunun zirvelerinde Osman Gazi ceddimizin oğlu Orhan Gaziye vasiyet ettiği “Oğlum! Bizim davamız kuru cihangirlik davası değil, Allah Teala adını yüceltmek ve rızasını kazanma davasıdır.” veciz beyanı yankılanan bir neslin tomurcuğa durduğunu ümit ve heyecanla görüyor, oğlunun da böyle bir nesile mensup olmasından dolayı derecesiz mutluluk duyuyordu. Askerlik ve evlilik sonrası kader çizgisi Turgutlu’da karar kılmıştı. Şahsiyet ve ahlakıyla yücelsin ve dalgalansın istiyordu “dava bayrağı” İnançları ve ideali adına pırıltılı izler bırakıyordu çevresinde. Tebessümün tabii hale geldiği bir nurani yüz ve gönülle yaşardı. Aynı kader köprüsünde buluştukları Cemil ÇÖLLÜ Ağabeyle karakter ve ahlak güzellikleri öylesine benziyordu ki. Bu yönüyle ikiz gibiydiler ve şehadet onlara çok yakışmıştı. Peygamberlik makamı sonrası en parlak, en ışıklı makam olan şehadet makamı. Rabb’im! Bizleri onların şefaatlerine mazhar ve layık eyle! Şehadeti son nefeste de bizlere nasib-i müyesser eyle! M.H.P. ilçe başkanıydı, Osman Ağabey...
“Ben gelmedim kavga için, Ben gelmişim sevgi için, Dostun evi gönüllerdir, Gönüller yapmaya geldim.”
diyerek, Yunus’ca manayı hayatında abideleştirerek başlamıştı hizmete, mücadeleye. Zira Başbuğumuz da “Gönül Seferberliği” ilan etmişti... “Allah evi olan gönüller” Allah (c.c) için fethedilmeliydi.Allah adı önce oralarda yükselmeli ve yücelmeliydi. Sonra bütün bir alemde. Osmanlı misali ve Osmanlı ilhamlı bir devlet ve medeniyet hamlesi de ancak Osman Gazi’nin vasiyetine ittiba ile mümkün olurdu. Çok dinli, çok dilli, çok kültürlü, çok ırklı insan topluluğunun hayat ve saadet soluklandığı; hoşgörü, birlik ve adalet soluklandığı bir medeniyetti o... Bu gün aynı dinin, aynı dilin, aynı kültürün, aynı ırkın ve aynı vatanın çocuklarını, insanlarını birbirine düşman ve hasım kılan, birbirine boğazlatan temeli materyalizm, sütunları kin ve düşmanlık, harcı kan ve gözyaşı olan bir dünyayı yaşatanlara “Veyl” olsun!... yazıklar olsun!.
Gönüller fethediliyordu... Ruhların burcunda Allah Teala aşkı, Resul-ü Ekrem (a.s.) sevgisi, millet, turan, âlem-i İslam muhabbeti dalgalanıyordu... Fert-fert, aile-aile, mahalle-mahalle, köy-köy yeniden Türkleşme ve İslamlaşma muştusu çakıyordu... Çığ gibi büyüyor ve yürüyorduk. Turgutlu, Salihli, Akşehir, bütün Manisa, bütün Anadolu... Çehrelerde ümitler ve sevinçler çiçek açıyor, bakışlar ufuktaki zafer şölen ve şenliklerini görür gibi oluyordu. Gönül seferberliği ilan ederek ve iktidara devlete, millete, Turan’a, Alem-i İslam’a ve cihana uzanan yol “gönüllerden geçer” diyenlerin yürüyüşü; “iktidar namlunun ucundan geçer!, Devrim kanla yazılır!” diyenlerce... emperyalizmin gönüllü bayraktarları tarafından.. Marksist – Leninist silahlı örgütlenme Turgutlu’da müsait bir zemin bulmuştu. Sadece Turgutlu’da değil, Manisa ve İzmir’de, muhtelif bağlantılarla Adana ve Mersin’de de silahlı eylemler yapabilen bir örgütlenme idi bu... Sabahın erken saatlerinde zaman yırtılır, Turgutlu’da patlayan bomba sesiyle. Hayatın bağrına güller diken, yollara sevgiler döken bir güzel insan, Osman ağabey’in arabasında patlar bomba. “Bubi tuzağı” tabir edilen bir bombadır arabada, arabayla infilak eden... Osman Bey, işine gitmek için çıkar evinden ve vedalaşarak hanımı ile... “Allah’a emanet ol!” olur, her ikisinin de son sözü... Çocuklar küçüktür henüz. Osman ağabey kıyamaz melek duruluğunda ve temizliğinde çocuklara dokunmaya... Uyuyorlardır... Uyansınlar istemez. Yüreğinden kopup gelen bakışlar öper çocukları, okşar sever saçlarını... Bilemez bu görüşün bu sevişin son defa olacağını. Nice ümitleri ve hayalleri vardır ki onlarla dolu ve süslü. İşyerine hususi arabası ile gidip gelmektedir. Yine öyle çıkar evden, döner bakar kapı eşiğinde kendini yolcu eden muhterem hanımına. Son defa buluşur bakışlar, ışıltılı göz bebeklerinde. Dualarla kıpırdar dudaklar. Osman ağabey arabasının kapısını açar, biner. Ancak fırsat bulamaz çalıştırmaya... Elini kontağa uzatmasıyla birlikte kopar kıyamet... Uçuşur arabanın parçaları... Uçuşur Osman Ağabey’in kol ve bacakları havada... Savrulur sağa- sola... Osman Ağabey’in ruhu ölüm meleğinin elinde Turgutlu semalarında dolaşır son defa , şehadet libasını giymiş olarak... Yığılır kalır bir şehit hanımı “güle güle” demek için kaldırdığı elleri felç olmuşçasına yanlarına düşerek...Yığılır kalır oracığa kaybolan şuuru ile. Çocuklar uyanır uykudan büyük bir korku ile. Oysa dokunup uyandırmaya kıyamamıştı babaları... anlayamazlar neler olduğunu... Kıyamete kadar dinmesin dediği “ezan ve selalar” ve inmesin dediği “ay-yıldızlı bayrakla” veda eder Turgutlu’ya, binlerce dava arkadaşının elleri üzerinde... İzmir-Ankara asfaltı kapanır trafiğe...Dua anıdır o an... Diz çöker binlerce yanık ve yaralı yürek... El açar kerem ve ihsan sonsuz Allah’a (C.C.) Saatler mi sürer yoksa asırlar mı bilinmez. İşte öyle bir demdir bu. Allah Teala ile olunan ve kalınan. Ali Osman Hocam’ın dilinde ifadesini bulan dualarla... Öğle güneşinin yakıcılık ve hararetini gözlerde Ceyhun olan yaşların serinliği ve meltemi dindirir. Dünyaya gözlerini açtığı köyüne dönmüştür artık Şehadet tacı ile... Yüzlerce araç, binlerce ülküdaşımızla birlikte Turgutlu’dan Osman Ağabeyle birlikte ayrılıyoruz. Avşar, Ahmetli, Salihli, Demirköprü istikametindeki yolculuk sonrası Köprübaşına geliyoruz nihayet. İ.G.D., Dev-Genç önünde toplanan bir avuç hain tahrik ediyor cenaze kortejini... Alıyorlar hak ettikleri cevabı... Tuz- biber oluyor acı ve elemlerimize. Çatlarcasına sabır taşımız. Dünya hayatının son menzili kabir. Gözyaşlarıyla Osman Ağabey kabre konuluyor, Yasin-i Şerif’ler, Sure-i Mülkler, İhlaslar, Fatihalar ve hatmi-şerif dualarıyla... Osman Ağabey’le vedalaşıyoruz “yolun yolumuz! makamın makamımız olsun!” diyerek, şefaat ve şehadet umarak ayrılıyoruz. Ayrılmak zor doğrusu...Gözler ve gönüller kabir de kalıyor. Dağ yamaçlarında hüzünle kanat çırpan kartallar var. Bulutlar dolaşıyor gamlı yaslı...
“Kırılırda bir gün bütün dişliler, Döner şanlı-şanlı çarkımız bizim, Gökten bir el yaşlı gözleri siler, Şenlenir evimiz barkımız bizim.”